GİRİŞ
Hukuk yargılaması, kural olarak dava dilekçesinde taraflar olarak belirtilen şahıslar arasında yürütülür ve mahkemece verilen nihai hüküm de bu şahıslar hakkında hukuki sonuçlarını doğurur. Davanın taraflarının belirlenmesi, hem yargılama sürecinde gerçekleştirilecek usul işlemleri hem de verilen kararın maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmesi bakımından öneme sahiptir. Ancak dava açılırken davacı tarafın gerek hukuki gerekse fiili bir yanılgı içerisine düşmesi sonucunda, dava dilekçesinde taraf olarak gösterilen kişilerin gerçek hak sahibi veya yükümlü olmaması durumuyla karşılaşılabilmektedir. Bu gibi hallerde davanın taraf sıfatı (husumet) yokluğu nedeniyle reddedilmesi, usul ekonomisi ilkesi ve adil yargılanma hakkında ciddi sakıncalar barındırmaktadır.
Medeni usul hukukunun temel amaçlarından biri, uyuşmazlıkların en az emek, masraf ve zaman harcanarak, mümkün olan en kısa sürede çözüme kavuşturulmasıdır. Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi halinde, yargılamanın doğrudan reddi ve uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılması zorunluluğu, hem mahkemelerin iş yükünü gereksiz yere artırmakta hem de taraflar için ek maliyetler doğurmaktadır. Bu noktada iradi taraf değişikliği, yargılamanın başında yapılan hataların giderilmesine imkân tanıyarak, mevcut uyuşmazlığın devam eden dava içerisinde çözümlenmesini hedefleyen bir usul hukuku müessesesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türk hukukunda iradi taraf değişikliği, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu döneminde yasal bir düzenlemeye sahip değildi ve Yargıtay’ın bu konudaki tutumu oldukça katıydı. Yargıtay, davanın temel unsurlarından biri olan tarafların ıslah yoluyla dahi değiştirilemeyeceği görüşünü benimsemişti. Bu katı uygulama ancak maddi hata veya temsilcide yanılma gibi sınırlı durumlarda esnetilebilmekteydi. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesi ile iradi taraf değişikliği yasal zemine kavuşturulmuştur.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen bu düzenleme, taraf sıfatındaki hatanın uyuşmazlığı esastan çözecek mahkeme tarafından giderilmesini sağlayarak, hak arama hürriyetini güçlendirmiş ve yargılama sürecini rasyonelleştirmiştir. Bu çalışmada, iradi taraf değişikliği kurumu, HMK m. 124 çerçevesinde; kavramsal temelleri, türleri, uygulama koşulları ve usul hukukuna etkileri bakımından güncel doktrin görüşleri ve yargı kararları ışığında detaylı olarak incelenecektir.
BİRİNCİ BÖLÜM
- MEDENİ USUL HUKUKUNDA TARAF KAVRAMI: ŞEKLİ TARAF TEORİSİ
Medeni usul hukukunda taraf kavramı, mahkemeden kendi adına hukuki koruma talep eden kişi ile kendisine karşı hukuki koruma talep edilen kişiyi ifade eder. Bir davanın varlığından söz edilebilmesi için, çekişmeli yargıda kural olarak birbirine zıt menfaatleri savunan iki tarafın bulunması zorunludur. Bu iki taraf, davayı açan “davacı” ve kendisine karşı dava açılan “davalı” olarak adlandırılır.
Davada taraf kavramı bakımından benimsenen teori, şekli taraf teorisidir. Bu teoriye göre taraf sıfatı, maddi hukuk ilişkisindeki hak sahipliğinden veya yükümlülüğünden tamamen bağımsız bir usul hukuku statüsüdür.
Şekli taraf teorisinin temel esasları şu şekilde özetlenebilir:
Bir davada kimin taraf olduğu, kural olarak dava dilekçesindeki beyanlara göre belirlenir. Dava dilekçesinde davacı olarak gösterilen kişi davacı, davalı olarak gösterilen kişi ise davalı statüsünü kazanır. HMK m. 119 uyarınca tarafların ad, soyad ve adreslerinin dilekçede gösterilmesi zorunluluğu, bu şekli belirlemenin yasal dayanağını oluşturur.
Bir kimsenin taraf olarak kabul edilmesi için, o davanın konusu olan maddi hukuk ilişkisinin gerçek süjesi (hak sahibi veya borçlusu) olması gerekmez. Örneğin, gerçekte alacaklı olmayan bir kişinin alacaklı olduğunu iddia ederek dava açması halinde, bu kişi şekli taraf teorisi gereği davanın davacısıdır. Bu durumun tespiti davanın usulden reddini değil, sıfat yokluğu nedeniyle esastan reddini gerektirir.
Davalı bakımından taraf statüsünün tam olarak kurulabilmesi, dava dilekçesinin usulüne uygun şekilde tebliğ edilmesine bağlıdır. Şekli taraf teorisi, mahkemenin ve tarafların yargılama süreci boyunca kimlerle muhatap olacağını davanın en başında netleştirerek hukuki güvenliği sağlar.
Şekli taraf teorisi, geçmişte savunulan maddi taraf teorisinin aksine, yargılamanın başında taraf teşkilinin hızla tamamlanmasına imkân tanır. Maddi taraf teorisinde taraf sıfatı ancak yargılama sonunda maddi hukuka göre belirlenebildiğinden, davanın başında usuli ilişkinin kimler arasında kurulduğu belirsiz kalmaktaydı. Şekli taraf teorisinin kabul edilmesiyle birlikte, tarafların tayinindeki hataların sıfat sorunu olarak ele alınması ve usul ekonomisi gereği bu hataların iradi taraf değişikliği ile giderilmesi mümkün hale gelmiştir.
Sonuç olarak, şekli taraf teorisi uyarınca bir kimse dava dilekçesinde taraf olarak gösterilmekle davada taraf konumunu elde eder ve bu durum, davanın sonuna kadar usuli işlemlerin bu kişilerle yürütülmesini zorunlu kılar. İradi taraf değişikliği kurumu da tam olarak bu şekli belirlemede yapılan yanılgıların, yargılama ilişkisini katı bir formdan kurtararak uyuşmazlığın gerçek ilgililerine yöneltilmesini sağlayan bir araç vazifesi görür.
- TARAF EHLİYETİ, DAVA EHLİYETİ VE TARAF SIFATI (HUSUMET) AYRIMI
- Taraf Ehliyeti
Taraf ehliyeti, bir davada davacı veya davalı olabilmeyi ifade eder. Bu kavram, maddi hukuktaki hak ehliyetinin usul hukukundaki yansımasıdır. Medeni Kanun uyarınca hak ehliyetine sahip olan her gerçek ve tüzel kişi, kural olarak davada taraf ehliyetine de sahiptir. Taraf ehliyeti, davanın her aşamasında hâkim tarafından re’sen gözetilmesi gereken bir dava şartıdır. Gerçek kişilerin taraf ehliyeti tam ve sağ doğmakla başlar, ölümle sona ererken; tüzel kişilerin taraf ehliyeti ise sicile tescil ile başlayıp tüzel kişiliğin terkinine kadar devam eder. Tüzel kişiliği bulunmayan toplulukların (örneğin adi ortaklık) kural olarak taraf ehliyeti bulunmamaktadır.
- Dava Ehliyeti
Dava ehliyeti, bir kimsenin bizzat veya tayin edeceği vekili aracılığıyla dava açabilme, davayı yürütebilme ve usul işlemleri yapabilme yeteneğidir. Bu ehliyet, maddi hukuktaki fiil ehliyetinin usul hukukundaki karşılığıdır. Tam fiil ehliyetine sahip olan her gerçek kişi dava ehliyetine de sahiptir. Fiil ehliyeti bulunmayan küçükler veya kısıtlılar ise davada kanuni temsilcileri vasıtasıyla yer alırlar. Taraf ehliyeti gibi dava ehliyeti de davanın her aşamasında re’sen dikkate alınması gereken bir dava şartıdır.
- Taraf Sıfatı (Husumet)
Taraf sıfatı (husumet), dava konusu edilen sübjektif hak ile davanın tarafları arasındaki maddi hukuk ilişkisidir. Davayı açan kişinin o hak üzerinde hak sahibi olması aktif taraf sıfatını, kendisine karşı dava açılan kişinin ise uyuşmazlık konusu borcun yükümlüsü olması pasif taraf sıfatını ifade eder.
Sıfat kavramını ehliyet kavramlarından ayıran en temel farklar şunlardır:
Ehliyet kavramları usul hukukuna özgü birer dava şartı iken, sıfat uyuşmazlığın esasına ilişkin bir meseledir.
Hâkim dava şartlarını (ehliyet) yargılamanın başında incelerken, sıfatın mevcut olup olmadığını davanın esasına girildikten sonra tespit eder.
Taraf veya dava ehliyeti noksanlığı halinde dava usulden reddedilirken (HMK m. 115); taraf sıfatı yokluğu halinde dava sıfat yokluğu nedeniyle esastan reddedilir.
- Dava Takip Yetkisi
Taraf ve dava ehliyetinden farklı olarak, HMK m. 114/1-e uyarınca bir dava şartı olan dava takip yetkisi, bir kimsenin söz konusu davayı kendi adına yürütme ve uyuşmazlığın esası hakkında hüküm alma yetkisini ifade eder. Usul hukukunda kural olarak dava takip yetkisi, o davada taraf sıfatına sahip olan (hak sahibi veya borçlu olan) kişiye aittir. Ancak, iradi taraf değişikliği gibi müesseselerde hâkim, yeni dâhil olan tarafın uyuşmazlığın gerçek ilgilisi olup olmadığını denetlerken, bu kişinin dava takip yetkisine sahip olup olmadığını re’sen gözetmekle yükümlüdür.
- Taraf Sıfatı ve Dava Takip Yetkisi Arasındaki Farklar
Medeni usul hukukunda taraf sıfatı ile dava takip yetkisi kavramları arasındaki fark, davanın esası ile usuli dava şartları arasındaki temel ayrımda önem arz eder. Taraf sıfatı, uyuşmazlığın esasına ilişkin olup maddi hukuk ilişkisindeki hak sahipliğini veya borçluluğu, yani davanın gerçek tarafı olma durumunu ifade ederken; dava takip yetkisi, HMK m. 114/1-e uyarınca mahkemece re’sen gözetilmesi gereken bir dava şartıdır. Pekcanıtez’e göre, davanın gerçek tarafı aslında dava konusu edilen talep bakımından bizzat dava takip yetkisine sahip olan kimsedir. İradi taraf değişikliği müessesesinde bu ayrım önem arz eder; zira mahkeme uyuşmazlığın esastan çözümünü sağlamak amacıyla yeni tarafın sadece maddi hukuk anlamında gerçek taraf olup olmadığını değil, aynı zamanda bu talebi kendi adına mahkemede dava takip yetkisini bulunup bulunmadığını da bir usuli şart olarak denetlemekle yükümlüdür.
- TARAF DEĞİŞİKLİĞİ KAVRAMI VE TÜRLERİ
Medeni usul hukukunda taraf değişikliği, açılmış ve görülmekte olan bir davada, davanın taraflarından birinin davadan ayrılması ve yerini üçüncü bir kişinin alması veya mevcut tarafın yanına yeni bir kişinin dâhil olmasıdır. Davanın açılmasıyla belirlenen tarafların hükmün kesinleşmesine kadar kural olarak aynı kalması beklense de, yargılama sürecinde uyuşmazlığın süjelerinde çeşitli nedenlerle değişiklik yapılması ihtiyacı doğabilmektedir. Bu müessese, uyuşmazlığın gerçek ilgilileri arasında görülmesini sağlayarak mahkemece verilecek kararın etkinliğini artırır ve usul ekonomisine hizmet eder.
Taraf değişikliği kavramı doktrinde dar ve geniş anlamda olmak üzere iki şekilde tanımlanmaktadır. Dar anlamda taraf değişikliği, davanın taraflarından birinin yargılamadan tamamen ayrılması ve yerini üçüncü bir kişiye bırakmasıdır. Bu durumda eski taraf davadan çıkarılırken, yeni taraf uyuşmazlığı kendi adına sürdürmek üzere davaya dâhil olur. Geniş anlamda taraf değişikliği ise hem bu dar anlamdaki değişimi hem de mevcut tarafların yanına üçüncü bir kişinin taraf olarak katılması durumunu kapsamaktadır. Taraf katılımı durumunda mevcut taraflar yargılamadan ayrılmamakta, yanlarına yeni bir kişinin dâhil olmasıyla tarafta bir yığılma veya dava arkadaşlığı meydana gelmektedir.
Taraf değişikliği, gerçekleşme biçimi ve dayandığı hukuki temele göre kanuni taraf değişikliği ve iradi taraf değişikliği olmak üzere iki ana türe ayrılır.
- Kanuni (Zorunlu) Taraf Değişikliği
Kanuni taraf değişikliği, davanın devamı sırasında maddi hukukta gerçekleşen belirli olayların veya hukuki durum değişikliklerinin yargılamaya yansıması sonucunda, kanun hükmü gereğince ortaya çıkan taraf değişikliğidir. Bu tür bir değişikliğin temel özelliği, uyuşmazlığın süjelerinde meydana gelen değişimin tarafların iradesinden bağımsız olarak, doğrudan doğruya bir kanun maddesine dayanmasıdır. Kanuni taraf değişikliği hallerinde, değişikliğin geçerlilik kazanması için karşı tarafın muvafakati ya da davanın yeni süjesi olacak kişinin rızası aranmadığı gibi, mahkemenin bu konuda bir izin vermesi de gerekmemektedir. Süreçte hâkim, genellikle izin veren bir makam konumunda değil; aksine kanunun öngördüğü yeni hukuki durumu tespit ederek yargılamanın bu çerçevede yürütülmesini sağlamakla yükümlü olan makamdır.
Bu müessesenin işleyişinde, bazı durumlarda tarafların herhangi bir talebi olmasa dahi hâkimin re’sen hareket etmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Örneğin, davanın taraflardan birinin ölümü halinde hâkim, mirasçıların tespit edilmesi ve tebligat işlemlerinin gerçekleştirilmesi için yargılamayı durdurarak gerekli prosedürleri re’sen işletir (HMK m. 55). Ölen tarafın mirasçıları, kanun gereği külli halef sıfatıyla davanın tarafı haline gelirler. Diğer taraftan, bazı kanuni taraf değişikliği halleri bir taraf işlemiyle tetiklenebilir; HMK’nın 125. maddesinde düzenlenen dava konusunun devri bu duruma en bariz örnektir. Davalının uyuşmazlık konusunu üçüncü bir kişiye devretmesi durumunda, davacının talebiyle gerçekleşen taraf değişikliği, rıza şartına bağlı olmadığı için teknik olarak kanuni taraf değişikliği kategorisinde değerlendirilir.
Kanuni taraf değişikliğini doğuran diğer başlıca haller arasında; ticaret şirketlerinin birleşmesi veya bölünmesi (TTK m. 136), borçlu hakkında iflas kararı verilmesi üzerine davanın iflas idaresi tarafından sürdürülmesi (İİK m. 194) ve davanın takibi için mahkemece kayyım atanması sayılabilir. Bu tür değişikliklerin usul hukuku bakımından en önemli sonucu yargılamanın sürekliliği ilkesidir. Yeni taraf, yargılamaya selefinin kaldığı yerden devam eder ve eski tarafın yapmış olduğu tüm usul işlemleri, kural olarak yeni taraf bakımından da geçerliliğini ve bağlayıcılığını korur.
- İradi Taraf Değişikliği
İradi taraf değişikliği, herhangi bir kanuni mecburiyet bulunmamasına rağmen, görülmekte olan bir davada tarafların kendi istekleri veya belirli şartlar altında hâkimin izni ile davanın süjelerinde meydana getirilen değişikliktir. Bu müessese, dava açılırken mevcut olan davacı veya davalı yerine bir başkasının geçmesi veya dava arkadaşlığı bağlamında taraf sayısında artma veya azalma meydana gelmesi şeklinde tezahür edebilir. Türk hukukunda mülga 1086 sayılı HUMK döneminde yasal bir dayanağı bulunmayan bu kurum, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesi ile açık bir yasal statü kazanmıştır.
HMK m. 124/1 hükmüne göre iradi taraf değişikliğinin temel kuralı, karşı tarafın açık rızasının varlığıdır. Ancak kanun koyucu, usul ekonomisi ilkesini ve hak arama hürriyetini gözeterek, bu kuralın çok katı uygulanmasının yaratacağı sakıncaları gidermek amacıyla istisnai haller öngörmüştür. Maddenin üçüncü fıkrası uyarınca, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talepleri, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilmektedir. Benzer şekilde, dördüncü fıkra uyarınca dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesinin kabul edilebilir bir yanılgıya dayanması durumunda da hâkimin onayı ile değişiklik yapılması mümkündür.
Geniş anlamda taraf değişikliği kavramı içerisinde taraf değişimi ve taraf katılımı ayrımı yapılmaktadır. Taraf değişimi, mevcut bir tarafın davanın tarafı olmaktan çıkarılarak yerine üçüncü bir kişinin geçirilmesini ifade ederken; taraf katılımı, mevcut tarafların yanına yeni kişilerin dâhil edilerek bir taraf yığılması veya dava arkadaşlığı oluşturulmasıdır. Söz konusu değişiklikler hem davacı hem de davalı taraf için uygulama alanı bulmaktadır.
Bu noktada iradi taraf değişikliğini, HMK m. 183 kapsamında düzenlenen tarafta düzeltme (tarafın kimliğinin düzeltilmesi) kavramından ayırt etmek gerekir. Taraf düzeltmesi, davanın süjesinin kimliğinde bir değişiklik yapmaksızın, isim veya unvanlardaki açık yazı ve hesap hatalarının giderilmesidir. Buna karşın iradi taraf değişikliği, davanın tarafını bizzat değiştirerek usuli ilişkinin yeni süjelerle devam etmesini sağlar.
- 1086 SAYILI HUMK DÖNEMİNDEKİ KATI UYGULAMA VE 1978 TARİHLİ İBK
Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu döneminde, iradi taraf değişikliğine dair açık bir yasal düzenleme mevcut değildi. Bu yasal boşluk içerisinde yargı uygulaması, taraf değişikliğinin davanın esaslı unsurlarını değiştireceği gerekçesiyle son derece kısıtlayıcı bir tutum benimsemiştir. Doktrinde bu boşluğun usul hukukunun amaçları doğrultusunda doldurulması gerektiği ve ıslah yoluyla taraf değişikliğinin mümkün olabileceği yönünde görüşler ileri sürülmüşse de, Yargıtay bu talepleri kural olarak reddetmiştir.
Bu katı uygulamanın en somut yansıması, Yargıtay’ın 04.05.1978 tarihli ve 4/5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı (İBK) ile ortaya çıkmıştır. Söz konusu karar uyarınca, ölmüş bir kişiye karşı yanlışlıkla açılan davanın, sonradan ıslah yoluyla ölenin mirasçılarına yöneltilmesinin mümkün olmadığı kabul edilmiştir. Yargıtay’ın bu içtihadındaki temel dayanak, davacının dava açarken hasmının taraf ehliyetini araştırma ödevinin bulunması ve ıslah kurumunun ancak mevcut taraflar arasında usuli işlemlerin düzeltilmesi için kullanılabileceği düşüncesidir.
1978 tarihli bu İBK, hukuk dünyasında önemli eleştirilere maruz kalmıştır. Özellikle uyuşmazlığın çözüm süresini uzatması, reddedilen davanın ardından yeniden dava açılması zorunluluğu ve bu durumun taraflar için yeni harç ve masraf yükleri doğurması nedenleriyle kararın usul ekonomisi ilkesine aykırı olduğu savunulmuştur. Yanlış kişiye karşı dava açılması durumunda mahkemelerin husumet yokluğu nedeniyle davayı reddetmesi ve davanın en baştan yeniden açılması süreci, hem yargının iş yükünü artırmış hem de hukuki himaye isteyen kişilerin mağduriyetine yol açmıştır.
Yargıtay, bu katı uygulamanın yarattığı adaletsiz sonuçları hafifletmek amacıyla zaman içerisinde maddi hata ve temsilcide yanılma kavramlarını birer çıkış yolu olarak kullanmaya başlamıştır. HUMK m. 80 hükmünde düzenlenen yazı ve hesap hatalarının her zaman düzeltilebileceği ilkesinden hareketle; davalının isim veya unvanındaki bariz yanlışlıklar, gerçek temsilci yerine yanlış temsilcinin gösterilmesi veya tüzel kişiliği bulunmayan birimlere karşı dava açılması gibi hallerde, taraf değişikliğine kısıtlı da olsa imkân tanınmıştır. Ancak bu esnetme çabaları, yasal bir dayanağı olmaması nedeniyle sınırlı kalmış ve uygulama birliğini tam olarak sağlayamamıştır. Nihayetinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen yasal düzenleme, tarihsel süreçteki bu şekilci engelleri aşarak usul ekonomisini ön plana çıkarmıştır.
İKİNCİ BÖLÜM
- KARŞI TARAFIN AÇIK RIZASI İLE TARAF DEĞİŞİKLİĞİ (HMK M. 124/1)
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin birinci fıkrası, iradi taraf değişikliğinin temel kuralını hüküm altına almıştır. Söz konusu maddeye göre, bir davada taraf değişikliği kural olarak ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür.
- Rıza Şartının Niteliği ve Kapsamı
Dava açıldıktan sonra ortaya çıkan hukuki ilişki sadece davacı ve mahkemeyi değil, aynı zamanda davalıyı da kapsayan üçlü bir usul hukuku ilişkisidir. Bu üçlü yapı içerisinde uyuşmazlığın çözümü bakımından karşı tarafın da söz hakkı bulunmaktadır. Kanun koyucu, davanın taraflarından birinin değişmesini karşı tarafın muvafakatine bağlayarak, karşı tarafın mevcut davadaki usuli haklarını ve davanın esası hakkında karar verilmesindeki hukuki yararını koruma altına almıştır.
Bu fıkra kapsamında yapılacak bir taraf değişikliği talebinde, değişikliğin maddi bir hatadan kaynaklanması veya bir yanılgıya dayanması gibi özel bir sebep aranmaz. Karşı tarafın rızası olduğu sürece, taraf değişikliği talebinin gerekçesi üzerinde durulmaksızın işlem gerçekleştirilir.
Rızanın Açık Olması Zorunluluğu
- Kanun metninde rızanın açık olması gerektiği vurgulanmıştır. Bu ifade, rızanın şüpheye yer bırakmayacak şekilde mahkemeye beyan edilmesini gerektirir. Usul hukukundaki diğer rıza türlerinde olduğu gibi, burada da karşı tarafın susması veya itiraz etmemesi, taraf değişikliğine zımnen muvafakat gösterildiği şeklinde yorumlanamaz. Bu noktada hâkimin aydınlatma ödevi ve davayı yönetme yetkisi kapsamında, karşı tarafa taraf değişikliği talebi hakkında rızasının olup olmadığını açıkça sorması ve bu beyanı tutanağa geçirmesi gerekmektedir.
- Davacı ve Davalı Taraf Bakımından Rıza Koşulu
İradi taraf değişikliği gerek davacı gerekse davalı taraf için söz konusu olabilir. Ancak değişikliğin hangi tarafta yapılacağına göre rıza aranacak kişiler farklılık göstermektedir:
Davalı Tarafta Değişiklik: Davacı, davalı tarafı değiştirmek istediğinde kural olarak mevcut davalının (çıkarılan tarafın) açık rızası yeterlidir. Davaya yeni dahil edilecek olan üçüncü kişinin rızasının aranmasına gerek yoktur; zira bir kimseye karşı dava açılabilmesi için onun önceden rızasının alınması usul hukukunun doğasına uygun değildir.
Davacı Tarafta Değişiklik: Davacı tarafta yapılacak bir değişiklikte sadece karşı tarafın (davalının) rızası yeterli görülmez. Tasarruf ilkesi gereğince, hiç kimse kendi lehine olan bir davayı açmaya veya başkasının açtığı bir davayı zorla sürdürmeye zorlanamaz. Bu nedenle, davacı değişiminde mevcut davalının rızasının yanı sıra, davaya yeni dahil edilecek olan davacının da rızasının alınması şarttır.
Çok Taraflı Yargılamalarda Rıza
- Davanın taraflarından birinde dava arkadaşlığı bulunması halinde rıza şartı daha karmaşık bir hal almaktadır. Karşı tarafta mecburi dava arkadaşlığı söz konusu ise, taraf değişikliğinin geçerli olabilmesi için tüm dava arkadaşlarının oybirliği ile açık rıza göstermesi zorunludur. Buna karşılık ihtiyarî dava arkadaşlığında her bir dava arkadaşı kendi davası bakımından bağımsız hareket edebileceğinden, rıza gösteren arkadaşlar bakımından değişiklik gerçekleşirken, rıza göstermeyenler bakımından eski taraflarla yargılamaya devam olunur.
HÂKİMİN İZNİ İLE YAPILAN TARAF DEĞİŞİKLİĞİ
- Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesi uyarınca iradi taraf değişikliği kural olarak karşı tarafın açık rızasına bağlanmış olsa da bu kuralın mutlak surette uygulanması yargılama ilişkisini katı bir forma dönüştürebilmekte ve usul ekonomisi ilkesini zedeleyebilmektedir. Karşı tarafın rızasının alınamadığı hallerde, uyuşmazlığın kaderini gerçekte muhatap olmaması gereken bir kişinin rızasına bırakmamak adına hâkime, belirli şartların varlığı halinde taraf değişikliği talebini kabul etme yetkisi tanınmıştır. Bu istisnai haller, usul ekonomisinin gerçekleştirilmesine, yargılamanın basitleştirilmesine ve gereksiz yeni davaların açılmasının önlenmesine hizmet eder.
Hâkimin izniyle yapılabilecek taraf değişikliği halleri doktrinde ve kanun metninde; maddi hata, dürüstlük kuralına aykırı olmayan değişiklik talebi ve kabul edilebilir yanılgı olmak üzere üç ana başlık altında toplanmıştır. Ancak bu ölçütlerin birçoğunun iç içe geçtiği ve çoğu zaman aynı olayda birden fazlasının bir arada bulunabildiği kabul edilmektedir.
- Maddi Hatadan Kaynaklanan Taraf Değişikliği (HMK m. 124/3)
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, taraf değişikliği talebi maddi bir hatadan kaynaklanıyorsa, hâkim bu talebi karşı tarafın rızasını aramaksızın kabul eder. Bu düzenleme, dava dilekçesinin hazırlanması sürecinde tarafların adlandırılmasında veya kimlik bilgilerinde yapılan şekli yanlışlıkların yargılamayı çıkmaza sokmasını engellemeyi amaçlar.
Bir yanlışlığın maddi hata kapsamında değerlendirilerek rıza aranmaksızın düzeltilebilmesi için belirli kriterlerin varlığı aranmaktadır:
Maddi hata yaptığını ileri süren tarafın gerçek iradesinin aslında doğru hasma yöneldiği, dava dilekçesinin içeriğinden, sunulan delillerden veya dilekçe eklerinden tereddüde yer vermeyecek şekilde anlaşılabilmelidir.
Tarafın kimliği doğru tespit edilmiş ancak dilekçede yanlış tasvir edilmiş olmalıdır. Örneğin, gerçek takip alacaklısı yerine maddi hata sonucu temsilcisinin veya vekilinin davalı gösterilmesi bu kapsama girer.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 124/3 ile m. 183 arasındaki ilişki de bu noktada önem arz etmektedir. Tarafın ismindeki basit harf hataları veya “A.Ş.” yerine “Ltd. Şti.” yazılması gibi açık yazı hataları HMK m. 183 uyarınca her zaman düzeltilebilirken; bu hatanın davanın tarafının değişmesi sonucunu doğuracak ağırlıkta olması durumunda HMK m. 124/3 hükmüne müracaat edilmesi gerekmektedir. Yargıtay uygulamasında, tüzel kişiliği bulunmayan bir birime karşı dava açılması veya holding yapısı içerisindeki şirketlerin unvanlarındaki benzerlik nedeniyle yanlış şirketin gösterilmesi sıklıkla maddi hata kapsamında kabul edilerek taraf değişikliğine izin verilmektedir.
Sonuç olarak, maddi hatadan kaynaklanan taraf değişikliği talebi, usul ekonomisi ilkesinin bir gereği olarak, karşı tarafın inisiyatifine bırakılmaksızın hâkimin kararıyla gerçekleştirilir. Bu sayede, şekli bir hata nedeniyle davanın reddedilmesinin ve uyuşmazlığın yeniden dava konusu yapılmasının önüne geçilerek etkin hukuki koruma sağlanmış olur.
- Dürüstlük Kuralına Aykırı Olmayan Taraf Değişikliği (HMK m. 124/3)
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen bir diğer istisnai hal, taraf değişikliği talebinin dürüstlük kuralına aykırı olmamasıdır. Bu hükme göre, maddi bir hatadan kaynaklanan hallerin yanı sıra, dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talepleri de karşı tarafın açık rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir. Kanun koyucu bu düzenleme ile şekli taraf teorisinin özünü zedeleyen katı uygulamaların önüne geçmeyi ve yargılama ilişkisinin gereksiz yere uzamasını engelleyerek usul ekonomisi ilkesini korumayı amaçlamıştır.
Uygulama Kriterleri ve Kapsamı
- Dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliğinin kabul edilebilmesi için, tarafın yanlış gösterilmesinin kötü niyetli bir davranışa dayanmaması ve davanın sürüncemede bırakılması amacını taşımaması gerekir. Bu kapsamda dürüstlük kuralına uygunluk denetimi yapılırken şu hususlar dikkate alınır:
Davacının, davanın taraflarını belirlerken kendisinden beklenen tüm çaba ve araştırmayı yapmış olmasına rağmen, hukuki ilişkinin karmaşıklığı veya karşı tarafın yanıltıcı davranışları sebebiyle yanlış kişiyi taraf göstermesi durumunda dürüstlük kuralına aykırılık bulunmadığı kabul edilir.
Davayı kaybedeceğini anlayan bir tarafın, sırf aleyhine kurulacak hükmün sonuçlarından veya yargılama giderlerinden kurtulmak amacıyla taraf değişikliği talep etmesi dürüstlük kuralına aykırı bir tutum olarak değerlendirilir ve mahkemece reddedilir.
Yanlış tarafın gösterilmesinde tarafın yargılamayı uzatma niyeti olmadığı gibi, böyle bir durumdan elde edeceği bir hukuki yararın da bulunmaması gerekir.
Ölmüş Kişiye Karşı Dava Açılması Durumu
- Yargıtay’ın, ölmüş bir kişiye karşı dava açılması hâlinde iradî taraf değişikliğine izin verilip verilemeyeceğine ilişkin kararlarında yeknesak bir yaklaşım bulunmamaktadır. Bazı daireler, hiç kimsenin taraf ehliyeti sona ermiş olduğunu bilerek ölmüş bir kişiye karşı dava açmayacağı varsayımından hareketle, bu tür davaların ancak davalının ölümünün bilinmemesi hâlinde açılmış olabileceğini kabul etmektedir. Bu görüşe göre, ölmüş kişi aleyhine dava açılması dürüstlük kuralına aykırılık teşkil etmez; hâkim, iradî taraf değişikliğine izin vererek davanın mirasçılara karşı devamını sağlamalıdır.
Hukuk Genel Kurulu ile bazı daireler ise daha dar ve somut olaya dayalı bir ölçüt benimsemektedir. Buna göre, davacının davalının sağ olup olmadığını, kendisinden beklenen makul özen ve çabayı göstermesine rağmen tespit edememiş olması ya da bu durumun dürüstlük kuralına açıkça aykırı olmayan bir yanılgıya dayanması hâlinde, davanın gerçek taraflar olan mirasçılara yöneltilerek devam ettirilmesi mümkündür. Davanın açıldığı tarihte davacının, davalının ölmüş olduğunu bilebilecek durumda olmaması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Bu çerçevede, ölmüş kişiye karşı dava açılması hâlinde iradî taraf değişikliğine izin verilip verilemeyeceği, soyut varsayımlara değil, somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Özellikle davacının taraf belirleme sürecinde gerekli araştırmayı yapıp yapmadığı ve kendisinden beklenen özeni gösterip göstermediği dikkate alınmalıdır. Salt, hiç kimsenin bilerek ölmüş bir kişiye karşı dava açmayacağı kabulü, dürüstlük kuralının gerçekleştiğini ortaya koymak bakımından tek başına yeterli kabul edilmemektedir.
Öte yandan bazı Yargıtay kararlarında, HMK m. 114/1-d kapsamında dava şartı olan taraf ehliyeti eksikliğinin, yargılama sırasında giderilmesi hâlinde davanın sırf başlangıçtaki eksiklik nedeniyle usulden reddedilmemesi gerektiği kabul edilmektedir. Bu durumda, davalının mirasçılarının davaya dahil edilmesiyle dava şartı noksanlığı giderilmiş olacağından, mahkemenin iradî taraf değişikliğine izin vererek işin esasına girip karar vermesi mümkündür (HMK m. 115/3).
Bununla birlikte, taraf ehliyeti sona ermiş bir kişiye karşı dava açılması hukuken mümkün değildir. Taraf ehliyeti bir dava şartı olduğundan, bu eksiklik hem taraflarca her aşamada ileri sürülebilir hem de mahkeme tarafından re’sen dikkate alınmalıdır. Taraf ehliyeti eksikliği giderilebilir nitelikte ise, mahkemece kesin süre verilmesi; bu süre içinde eksiklik giderilmezse davanın usulden reddine karar verilmesi gerekir. Bu bağlamda, ölmüş kişiye karşı açılan davalarda taraf ehliyeti eksikliği, ancak iradî taraf değişikliği yoluyla giderilebilir. Ancak dava şartlarının resen gözetilmesi ilkesi, hâkime kendiliğinden taraf değiştirme yetkisi vermez; iradî taraf değişikliğinin gerçekleşebilmesi için mutlaka ilgili tarafın talebi aranmalıdır.
Temsilcide Yanılma
- Kabul edilebilir bir yanılgının varlığı hâlinde, karşı tarafın rızası aranmaksızın taraf değişikliği talebinin hâkim tarafından kabul edilebileceği durumlar arasında, Yargıtay içtihatlarında temsilcide yanılma olarak nitelendirilen hâller de yer almaktadır. Nitekim HMK m. 124’ün gerekçesinde, Yargıtay uygulamasına atıfla, temsilcide yanılmanın kabul edilebilir yanılgı kapsamında değerlendirilerek hâkimin izniyle taraf değişikliğine imkân tanınabileceği açıkça belirtilmiştir.
Uygulamada bu yanılgı, çoğu kez davanın açılması sırasında muhatabın hukuki statüsünün tam olarak belirlenememesinden kaynaklanmakta; tüzel kişiliği bulunmayan bir birim, gerçek temsilci ya da ayrı tüzel kişiliği olmayan kuruluşlar yanlışlıkla taraf olarak gösterilebilmektedir. Örneğin, bakanlık yerine hastanenin, köy tüzel kişiliği yerine muhtarın davalı gösterilmesi bu kapsamdadır. Bu tür hâllerde, karşı tarafın rızası bulunmasa dahi, yanılgının kabul edilebilir nitelikte olması şartıyla hâkim iradi taraf değişikliğine izin verebilecektir.
Sonuç olarak hâkim, maddi hata, temsilcide yanılma ve dürüstlük kuralına aykırı olmayan bir taraf değişikliği talebiyle karşılaştığında, karşı tarafın inisiyatifine bırakmaksızın davanın gerçek taraflarla yürütülmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu denetim, somut olayın özelliklerine göre hâkimin takdir yetkisi ve aydınlatma ödevi çerçevesinde gerçekleştirilir.
- Kabul Edilebilir Bir Yanılgıya Dayanan Taraf Değişikliği (HMK m. 124/4)
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin dördüncü fıkrası, iradi taraf değişikliği kurumunun uygulama alanını genişleten ve usul ekonomisini güçlendiren en önemli düzenlemelerden biridir. Bu hükme göre, dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilmektedir.
1. Yanılgının Niteliği ve Ölçütleri
Kabul edilebilir yanılgı kavramı, davacının dava açarken göstermesi gereken özen ve çabayı harcamasına rağmen, hukuki ilişkinin karmaşıklığı veya diğer tarafın tutumu nedeniyle düştüğü hatayı ifade eder. Bu yanılgının kabul edilebilir olup olmadığı belirlenirken şu hususlar dikkate alınır:
Hukuki veya fiili durumun, ortalama bir davacıdan uyuşmazlığın gerçek tarafını hatasız bir şekilde tespit etmesinin beklenemeyecek kadar karışık olması durumudur.
Kabul edilebilir bir yanılgıya dayanan taraf değişikliği talebi, doğası gereği dürüstlük kuralına aykırı olmayan bir işlem olarak değerlendirilir.
Davacının, karşı tarafın davranışları veya resmi kayıtlardaki belirsizlikler nedeniyle makul bir yanılgı içerisine düşmüş olması gerekir.
Uygulamada Kabul Edilebilir Yanılgı Sayılan Haller
- Hükmün uygulama alanında karşılaşılan tipik durumlar, genellikle temsilci ve hasım arasındaki ayrımın netleşmediği veya karmaşık kurumsal yapıların bulunduğu vakalardır.
Temsilcide Yanılma: Bu, kabul edilebilir yanılgı hallerinin en yaygın olanıdır. Davacının uyuşmazlığın gerçek muhatabı yerine, o tarafı temsil eden veya onunla organik bağı bulunan ancak taraf ehliyeti olmayan bir birimi (örneğin bir kamu hastanesini veya banka şubesini) davalı göstermesi hali bu kapsamdadır.
Holding ve Grup Şirketleri: Aynı merkezden yönetilen, adresleri ve yöneticileri aynı olan veya unvanları birbirine çok benzeyen şirketler arasındaki ayrımın davacı tarafından tam olarak yapılamaması kabul edilebilir bir yanılgı sayılmaktadır.
İdari Yapılanmalar ve Kamu Kurumları: Mevzuattaki karmaşık görev dağılımı nedeniyle davanın ilgili Bakanlık yerine bağlı bir Genel Müdürlüğe veya tam tersi şekilde yöneltilmesi durumunda, davanın gerçek hasma teşmili sağlanmalıdır.
Maddi Hukuk Olaylarındaki Belirsizlikler: İşçinin asıl işveren ile alt işveren arasındaki muvazaalı ilişkiyi veya taşeron zincirini dava başında tam olarak bilememesi, davanın sonradan doğru işverene yöneltilmesi için yeterli bir sebep olarak görülmektedir.
Yargılama Giderlerine İlişkin Özel Düzenleme
- HMK m. 124/4’ün ikinci cümlesi, bu yolla yapılan taraf değişikliğinin ekonomik sonuçlarını özel olarak düzenlemiştir. Taraf değişikliği talebi kabul edildiğinde hâkim, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve hatalı şekilde kendisine karşı dava açılmasına kendi davranışıyla sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmeder. Buradaki amaç, aslında muhatap olmaması gereken bir yargılama süreciyle uğraşmak zorunda kalan kişiyi maddi açıdan korumaktır. Ancak, bu kişi kendi yanıltıcı davranışlarıyla davanın kendisine yöneltilmesine sebep olmuşsa, lehine masraf ve vekâlet ücreti takdir edilmez.
Başvuru Zamanı ve Uygulama Alanı
- Kabul edilebilir yanılgı sebebiyle yapılacak taraf değişikliği talebi, kural olarak ilk derece mahkemesinde nihai karar verilinceye kadar ileri sürülebilir. Kanun metninde dava dilekçesinde tarafın yanlış gösterilmesi ifadesi yer alsa da, doktrindeki hâkim görüş bu imkânın sadece davalı taraf için değil, koşulları varsa davacı taraftaki yanılgılar için de uygulanabileceğini savunmaktadır.
HMK m. 124/3 ve 124/4 Düzenlemelerinin Değerlendirmesi
- Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları arasındaki ilişki, kanun yapma tekniği ve kavramsal kapsam açısından doktrinde ciddi eleştirilere konu olmaktadır. Maddenin üçüncü fıkrasında maddi hata ve dürüstlük kuralı ölçütleri getirilirken, dördüncü fıkrada kabul edilebilir yanılgı ifadesine yer verilmesi, uygulamada bu kavramların sınırlarının nerede başlayıp bittiği konusunda tereddütler uyandırmaktadır. Adalet Komisyonu, bu iki fıkrayı ayrı ayrı düzenleyerek aslında iradi taraf değişikliğinin tereddüt edilmeden uygulanabilmesini ve yargılamada muhtemel örneklere yasal dayanak oluşturulmasını amaçlamıştır. Ancak doktrinde Pekcanıtez tarafından da isabetle vurgulandığı üzere, kabul edilebilir yanılgı kavramı doğası gereği hem maddi hatayı hem de dürüstlük kuralına uygun halleri kapsayan üst bir kavram niteliğindedir. Bu durum, fıkraların tek bir çatı altında toplanmasının teknik olarak daha isabetli olacağı yönündeki eleştirileri haklı çıkarmaktadır.
Uygulama pratiği ve teorik temeller açısından bakıldığında, kabul edilebilir bir yanılgıya dayanan taraf değişikliği talebinin çoğu zaman dürüstlük kuralına aykırılık teşkil etmeyeceği açıktır. Bu bağlamda, doktrindeki kabul edilebilir yanılgı ile dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği arasında özünde bir fark bulunmadığı yönündeki görüşe biz de aynen katılıyoruz. Kanun koyucunun bu ayrımı teknik bir zorunluluktan ziyade, uygulayıcıya yol göstermek ve yargısal takdir yetkisinin sınırlarını genişletmek amacıyla yaptığı değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, her iki fıkra arasındaki sınırları keskin çizgilerle ayırmaya çalışmak yerine, uyuşmazlığın gerçek ilgilisine yöneltilmesi amacına hizmet eden, iç içe geçmiş birer koruma mekanizması olarak kabul edilmeleri usul ekonomisine daha uygun bir yaklaşım olacaktır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İRADİ TARAF DEĞİŞİKLİĞİNİN HUKUKİ NİTELİĞİNE İLİŞKİN TEORİLER
- İradi taraf değişikliği kurumunun hukuki niteliğinin tespiti, bu işlemin yargılama üzerindeki etkilerinin belirlenmesi, tarafların önceki usul işlemleriyle ne ölçüde bağlı olacağı ve usuli halefiyetin kapsamı bakımından öneme sahiptir. Kanunda bu konuda açık bir düzenleme bulunmaması sebebiyle doktrinde ve yabancı mahkeme içtihatlarında üç ana kuram ileri sürülmüştür.
Dava Değiştirme Teorisi
- Bu kuram, taraf kavramının maddi hukuk ilişkisinin süjesi olduğu görüşüne dayanmaktadır. Tarafların, dava dilekçesinin zorunlu unsurlarından biri ve davanın temel yapı taşı olduğu kabul edildiğinden, taraflardan birinin değiştirilmesi davanın temel unsurlarından birinin değişmesi, dolayısıyla davanın da değiştirildiği sonucunu doğurur.
Bu teorinin kabulü halinde, davanın devamlılığı esastır ve yargılamaya dahil olan yeni taraf usuli halefiyet ilkesi gereğince eski tarafın yargılamanın o andaki durumuyla ve yaptığı tüm usul işlemleriyle bağlı kalmaktadır. Yeni taraf, eski tarafın ikrarı ile bağlı olduğu gibi, davanın açılmasına bağlı zamanaşımının kesilmesi ve temerrüt gibi sonuçlar da yeni taraf bakımından ilk davanın açıldığı andan itibaren hüküm ifade eder.
Davanın Geri Alınması ve Yeniden Açılması Teorisi
- Kisch tarafından geliştirilen bu teoriye göre, taraf değişikliği tek bir usuli işlem değil, birbirini takip eden iki ayrı usuli vakıadır. Bu teori uyarınca, ilk olarak mevcut davalıya karşı açılan dava geri alınmakta, ardından yeni davalıya karşı tamamen yeni bir dava ikame edilmektedir.
Bu teori benimsendiğinde, önceki usuli ilişki ile yeni usuli ilişki birbirinden tamamen bağımsızdır; dolayısıyla yeni taraf eski usul işlemlerinin hiçbirinden etkilenmez ve eski tarafın hukuki durumları ile bağlı olmaz. Teorinin en zayıf yönü ise yargılamanın devamlılığını bozarak usul ekonomisi ilkesini zedelemesi ve yargılamada o ana kadar elde edilen sonuçların, toplanan delillerin ve harcanan emeğin değersiz hale gelmesine yol açmasıdır. Bu durumda taraf değişikliği yapmak yerine davanın geri alınması ve yeni bir dava açılması arasında pratik bir fark kalmamaktadır.
Kendine Özgü (Sui Generis) Usul Kurumu Teorisi
- De Boor tarafından ileri sürülen bu teori, önceki iki görüşün eksikliklerini gidermeyi ve usul ekonomisi ile hukuki dinlenilme hakkı arasında bir denge kurmayı hedefler. Günümüzde HMK m. 124’ün amacına en uygun görülen bu yaklaşıma göre, iradi taraf değişikliği bağımsız ve kendine özgü sonuçları olan bir usul hukuku kurumudur.
Bu görüşe göre, taraf değişikliği ile teknik olarak eski taraf bakımından dava geri alınmış, yeni taraf bakımından ise yeni bir dava açılmış sayılsa da yargılamanın devamlılığı ilkesi gereği önceki işlemler tamamen yok sayılmaz. Yeni taraf, kural olarak eski tarafın usul işlemleriyle mutlak bir bağlılık içinde değildir ve hukuki dinlenilme hakkı kapsamında kendi savunmalarını ve delillerini (örneğin ilk itirazları) serbestçe ileri sürebilir. Ancak usul ekonomisi gereği, tekrarlanması fazla masraf ve zaman kaybına yol açacak olan keşif, bilirkişi raporu veya tanık beyanları gibi işlemlerden, yeni tarafın savunma hakkına zarar vermediği ölçüde yararlanılabilir.
DAVACI TARAFTA İRADİ TARAF DEĞİŞİKLİĞİ (İRADİ DAVACI DEĞİŞİMİ)
- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesi, iradi taraf değişikliğinin sadece davalı taraf ile sınırlı olmadığını, davacı tarafta da bu değişikliğin gerçekleştirilebileceğini öngörmektedir. HMK m. 124’ün lafzı bir ayrım gözetmeksizin taraf değişikliği terimini kullanarak davacı tarafın da iradi olarak değiştirilmesine imkân tanımıştır.
Davacı Değişikliğinde Rıza Koşulu
- Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda taraf değişikliği, kural olarak karşı tarafın açık rızasına bağlanmıştır. Davacı tarafın değiştirilmesi hâlinde, rızası aranacak karşı taraf davalıdır. Bununla birlikte, iradî davacı değişimi bakımından yalnızca davalının rızasının bulunması yeterli değildir. Davacı tarafın yargılamada aktif süje konumunda bulunması ve tasarruf ilkesinin bir sonucu olarak, davaya sonradan dâhil edilecek olan üçüncü kişinin, yani yeni davacının da bu değişikliği açıkça kabul etmesi gerekir. Nitekim Türk hukukunda hiç kimse, kendi rızası olmaksızın mahkemeden hak talep etmeye veya başkasının başlattığı bir davayı zorla sürdürmeye zorlanamaz.
Bu çerçevede, davacı tarafta iradî taraf değişikliğinin gerçekleştirilebilmesi için, mevcut davacının değişiklik yönündeki iradesinin yanı sıra, davaya katılacak yeni davacının ve kural olarak davalının da bu değişikliğe rıza göstermesi zorunludur. Zira davacı değişikliği, yalnızca usulî bir işlem niteliği taşımamakta; aynı zamanda davadan ayrılan davacının, davaya katılan yeni davacının ve davalının hukuki durumlarını ve menfaatlerini doğrudan etkileyen sonuçlar doğurmaktadır.
Eski ve Yeni Davacı Bakımından Usuli Sonuçlar
- Davacı tarafta iradi değişiklik yapıldığında, uyuşmazlığın tarafları arasındaki hukuki ilişki, doktrinde karma görüş olarak adlandırılan prensipler çerçevesinde şekillenir. Bu değişikliğin usuli sonuçları, ayrılan ve katılan taraflar bakımından şu şekilde tezahür eder:
Davadan ayrılan eski davacı için bu işlem, davanın geri alınması niteliğindedir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, eski davacının dava açmasıyla meydana gelen maddi ve usul hukuku sonuçları (zamanaşımının kesilmesi, derdestlik vb.) kendisi bakımından geriye etkili olarak ortadan kalkar.
Yeni davacı için davalıyla arasında yeni bir dava ilişkisi kurulmuş sayılır. Bu nedenle, yeni davacı bakımından dava şartları (taraf ve dava ehliyeti, hukuki yarar, dava takip yetkisi) mahkemece baştan incelenmelidir. Yeni davacı için davanın açıldığı tarih, eski davacının dilekçe tarihi değil; yeni davacının davaya katılma iradesini bildirdiği veya rızasının oluştuğu tarihtir.
DAVALI TARAFTA İRADİ TARAF DEĞİŞİKLİĞİ (İRADİ DAVALI DEĞİŞİMİ)
- İradi taraf değişikliğinin uygulamada en sık karşılaşılan türü, davalı tarafta meydana gelen değişikliklerdir. Davacı, davasını açtıktan sonra pasif taraf sıfatında yanılgıya düştüğünü fark ederse, davanın sıfat yokluğu (husumet) nedeniyle reddini önlemek ve uyuşmazlığı asıl borçlu veya yükümlüye yöneltmek amacıyla HMK m. 124 hükmünden yararlanabilir. Bu mekanizma, davacının yanlış kişiye karşı açtığı davayı geri alarak gerçek hasma karşı davasını sürdürmesine olanak tanıyan, usul ekonomisi ve adil yargılanma hakkına hizmet eden işlevsel bir araçtır.
Rıza Koşulu ve Hâkimin Takdir Yetkisi
- İradi davalı değişikliğinde rıza mekanizması, davanın mevcut tarafları ve dâhil edilecek yeni taraf bakımından farklılık arz eder. HMK m. 124/1 uyarınca kural, davanın mevcut davalısının değişikliğe açık rıza göstermesidir. Mevcut davalının rızası varsa, hâkimin değişikliğin nedenini araştırmasına gerek kalmaksızın taraf değişikliği gerçekleşir. Ancak, davacı taraftaki değişikliğin aksine, davalı taraftaki değişiklikte davaya yeni dâhil edilecek olan kişinin rızasının alınmasına gerek yoktur. Zira hukuk sistemimizde bir kimseye karşı dava açılabilmesi, o kişinin önceden onayının alınması şartına bağlı değildir. Karşı tarafın rıza göstermediği durumlarda ise, değişikliğin maddi bir hatadan kaynaklanması, dürüstlük kuralına aykırı olmaması veya kabul edilebilir bir yanılgıya dayanması şartıyla hâkim, rıza şartını aramaksızın değişikliğe izin verebilir.
Eski ve Yeni Davalı Bakımından Usuli Sonuçlar
- Davalı tarafta yapılan iradi değişikliğin sonuçları, yargılamadan ayrılan ve yargılamaya yeni katılan kişiler açısından ayrı ayrı şu sonuçlar ortaya çıkacaktır:
Eski davalı (davadan ayrılan) bakımından taraf değişikliği gerçekleştiğinde, davanın eski davalı bakımından geri alındığı kabul edilir. Bu durumun bir sonucu olarak, davanın açılmasıyla eski davalı bakımından meydana gelen zamanaşımının kesilmesi ve temerrüt gibi hukuki sonuçlar geriye etkili olarak açılmamış sayılma (hiç doğmamış olma) hükmüne bağlanır.
Yeni davalı (davaya giren) bakımındandavanın açıldığı tarih, ilk dava dilekçesinin verildiği tarih değil, taraf değişikliği talebinin yapıldığı veya bu talebin yeni davalıya tebliğ edildiği tarihtir. Dolayısıyla zamanaşımı ve temerrüt gibi maddi hukuk sonuçları yeni davalı için bu tarihten itibaren işlemeye başlar.
Yeni davalı, eski davalının yapmış olduğu usul işlemleriyle kural olarak bağlı değildir. Yeni davalı, ilk itirazlar (yetki, tahkim vb.) dâhil olmak üzere tüm savunma vasıtalarını yeniden ileri sürebilir ve delillerini sunabilir.
İRADİ TARAF KATILIMI (GENİŞ ANLAMDA TARAF DEĞİŞİKLİĞİ)
- Medeni usul hukukunda taraf değişikliği kavramı doktrinde dar ve geniş anlamda olmak üzere iki temel ayrımda ele alınmaktadır. Dar anlamda taraf değişikliği, mevcut taraflardan birinin yargılamadan ayrılması ve yerini üçüncü bir kişiye bırakmasıdır. Geniş anlamda taraf değişikliği ise bu dar kapsamlı değişimin yanı sıra, mevcut taraflardan birinin yanına üçüncü bir kişinin taraf olarak katılması halini de kapsamaktadır. Taraf katılımı olarak adlandırılan bu müessesede, davanın başlangıcındaki asıl taraf yargılamadan ayrılmamakta; uyuşmazlığın süjelerinde niceliksel bir artış meydana gelerek tarafta yığılma veya dava arkadaşlığı oluşmaktadır.
Taraf Katılımının Hukuki Niteliği ve HMK m. 124 ile İlişkisi
- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin dördüncü fıkrasında, taraf değişikliğinin kapsamı belirlenirken tarafın sadece yanlış değil, aynı zamanda eksik gösterilmesi ifadesine de yer verilmiştir. Doktrindeki hâkim görüş, kanun koyucunun eksiklik terimini kullanarak geniş anlamda taraf değişikliğini, yani taraf katılımını da madde kapsamına dahil ettiğini savunmaktadır. Taraf katılımı, dava dilekçesinde hukukî veya fiilî bir yanılgı sonucu tüm ilgililerin taraf olarak gösterilemediği hallerde, yargılamanın reddini önleyerek usul ekonomisini gerçekleştirmeyi amaçlar.
Mecburi ve İhtiyari Dava Arkadaşlığı Oluşturacak Şekilde Katılım
- İradi taraf katılımı yoluyla davanın taraf sayısında meydana gelen artış, dava arkadaşlığının türüne göre farklı sonuçlar doğurur.
Mecburi dava arkadaşlığında katılımı durumundamaddi hukuk gereği birlikte dava açması veya kendilerine karşı birlikte dava açılması gereken kişiler arasında eksiklik varsa, bu eksiklik kural olarak hâkim tarafından re’sen verilen kesin süre içinde tamamlanabilir. Ancak başlangıçta bu zorunluluğun gözetilmediği hallerde, HMK m. 124 uyarınca mecburi dava arkadaşı olacak kişinin davaya katılımı sağlanarak taraf teşkilindeki noksanlık giderilebilir.
İhtiyari dava arkadaşlığında katılımı durumda, aralarında irtibat bulunan uyuşmazlıklarda diğer hak sahiplerinin veya yükümlülerin davaya dahil edilmesi söz konusudur. Yargıtay, ihtiyari dava arkadaşlığı hallerinde “dahili dava” adı altında bir müessesenin bulunmadığını ve bu kişilere karşı ayrı dava açılıp birleştirilmesi gerektiğini savunmaktaydı. Ancak HMK m. 124’ün ruhu ve usul ekonomisi ilkesi uyarınca, kabul edilebilir bir yanılgıya dayanan hallerde ihtiyari dava arkadaşlığı oluşturacak şekilde taraf katılımına imkân tanınması gerektiği doktrinde ağırlık kazanmıştır.
Rıza ve Uygulama Usulü
- Taraf katılımının gerçekleştirilebilmesi için de HMK m. 124’teki genel esaslar geçerlidir. Kural olarak karşı tarafın açık rızası aranmaktadır. Davacı taraf katılımında, tasarruf ilkesi gereği katılacak yeni davacının da rızası şarttır. Rızanın bulunmadığı hallerde ise maddi hata veya kabul edilebilir yanılgı (örneğin temsilcide yanılma) şartlarının varlığı halinde hâkimin onayı ile katılım gerçekleştirilir. Bu yöntemle, uyuşmazlığın tüm ilgilileri tek bir yargılamada toplanarak çelişkili kararların önüne geçilmiş olur.
DEĞİŞİKLİĞİN USUL HUKUKU BAKIMINDAN SONUÇLARI
- İradi taraf değişikliğinin usul hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar, mahkeme ve taraflar açısından yargılamanın seyrini kökten değiştiren ve uyuşmazlığın süjelerini yeniden tanımlayan bir mahiyete sahiptir. Bu kurumun temel amacı, uyuşmazlığın yanlış kişiler arasında görülerek reddedilmesini önlemek ve davanın gerçek ilgilileri arasında tek bir yargılama içinde çözümlenmesini sağlayarak usul ekonomisini gerçekleştirmektir. Taraf değişikliği işlemi tamamlandığında, yargılamanın hangi aşamada olduğu, hangi işlemlerin geçerli kalacağı ve dâhil olan yeni tarafın hukuki statüsü, davanın sıhhati ve nihai kararın etkinliği açısından belirleyici bir rol oynamaktadır.
Usul hukuku öğretisinde kabul gören ve HMK m. 124’ün ruhuna en uygun görülen karma görüş uyarınca, iradi taraf değişikliği bir yandan eski taraf bakımından davanın geri alınması sonucunu doğururken, diğer yandan davaya yeni katılan kişi bakımından yeni bir dava ilişkisi tesis eder. Bu ikili yapı, davanın derdestlik olgusundan dava şartlarının incelenmesine, zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin korunmasından yargılama giderlerinin paylaşımına kadar geniş hukuki etkiler yaratmaktadır.
Yargılamaya yeni dâhil olan taraf bakımından en önemli sonuç, hukuki dinlenilme hakkının ve savunma hakkının tesisidir. Yeni taraf, kural olarak, kendisinden önceki tarafın yapmış olduğu her usul işlemiyle mutlak surette bağlı kılınamaz; zira rızası dışındaki hatalı veya ihmali işlemlerin sonuçlarına katlanmak zorunda kalması, adil yargılanma hakkının özünü zedeleyebilir. Bununla birlikte, iradi taraf değişikliğinin özündeki usul ekonomisi ilkesi gereği, doğruluğu mahkemece tespit edilmiş delillerden, bilirkişi raporlarından ve keşif gibi tekrarlanması maliyetli işlemlerden, yeni tarafın savunma hakkına zarar vermediği ölçüde yararlanılması esastır.
İradi taraf değişikliği gerçekleştiğinde yargılama kesintiye uğramaksızın devam etse de, usul hukuku bakımından eski ve yeni taraflar arasında sınırlı bir halefiyet ilişkisi kurulmaktadır. Bu süreçte hâkimin aydınlatma ödevi kapsamında, yeni tarafın önceki yargılama aşamalarına yönelik itirazlarını ve savunmalarını tespit ederek yargılamayı doğru bir mecraya sokması gerekmektedir.
Derdestlik ve Dava Şartları Üzerindeki Etkisi
- İradi taraf değişikliği, doktrinde karma görüş olarak adlandırılan prensip çerçevesinde, mevcut bir davanın teknik olarak geri alınması ve yeni bir davanın ikamesi şeklinde ikili bir yapı arz eder. Bu durumun derdestlik üzerindeki en temel etkisi, davanın taraflar arasındaki derdestlik durumunun her bir süje için ayrı ayrı ve bağımsız olarak değerlendirilmesi zorunluluğudur.
Davanın tarafı olmaktan çıkarılan eski taraf (davacı veya davalı) bakımından taraf değişikliği talebinin kabulü, usul hukuku anlamında davanın geri alınması hükmündedir. Bunun sonucunda, eski taraf ile karşı taraf arasındaki derdestlik hali, davanın ilk açıldığı tarihten itibaren geçmişe etkili olarak ortadan kalkar. Bu kişi yönünden dava artık mevcut değildir ve hakkında kurulan derdestlik sonuçları hiç doğmamış sayılır.
Yargılamaya yeni dâhil olan taraf bakımından ise derdestlik, davanın ilk açıldığı dava dilekçesi tarihinde değil; taraf değişikliğinin usulüne uygun şekilde gerçekleştiği, yani yeni tarafın davaya katılımının sağlandığı veya bu katılım yönünde rıza beyanının oluştuğu tarihte başlar. Dolayısıyla, yeni taraf ile karşı taraf arasındaki usuli ilişki bu andan itibaren yeni bir dava olarak derdestlik hükümlerine tabi olur ve süreler bu tarihe göre hesaplanır.
Dava şartları, mahkemenin uyuşmazlığın esası hakkında bir karar verebilmesi için yargılamanın her aşamasında re’sen gözetmesi gereken usuli önkoşullardır. İradi taraf değişikliği gerçekleştirildiğinde, mahkemenin yeni dâhil olan taraf bakımından tüm dava şartlarını en baştan ve bağımsız olarak yeniden tetkik etmesi hukuki bir zorunluluktur.
Yeni katılan davacı veya davalı bakımından taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve varsa dava takip yetkisinin varlığı davanın sürdürülebilmesi için şarttır. Özellikle mecburi dava arkadaşlığı bulunan hallerde, eksik olan dava arkadaşının davaya katılımı sağlanmadan taraf teşkilinin tamamlandığından ve dava takip yetkisinin mevcut olduğundan söz edilemez.
Mahkeme, yeni dâhil olan tarafın bu davayı açmakta veya davada yer almakta hukuki yararının olup olmadığını ve yeni dâhil olan taraflar arasında uyuşmazlık konusu hakkında daha önce verilmiş bir kesin hükmün bulunup bulunmadığını yeniden incelemelidir.
Mahkemenin görevi ve yetkisine ilişkin şartlar, yeni tarafın şahsi durumu ve uyuşmazlık konusu göz önüne alınarak yeniden değerlendirilmelidir. Özellikle davalı taraf değişikliğinde, yeni davalının yerleşim yeri farklı ise doktrindeki hâkim görüş, yeni davalıya mahkemenin yetkisine yönelik ilk itirazda bulunma hakkı tanınması gerektiğini savunmaktadır. Aksi bir kabul, davacının kötü niyetli olarak yetkisiz bir mahkemede dava açıp, ardından taraf değişikliğiyle asıl hasmı kendisi için yabancı ve elverişsiz bir yerdeki yargılamaya zorlaması gibi usulü hilelere yol açabilir.
Yapılmış Olan Usul İşlemlerinin Akıbeti ve Halefiyet Sorunu
- İradi taraf değişikliği gerçekleştiğinde, o ana kadar yürütülen yargılama sürecinde yapılmış olan usul işlemlerinin yeni taraf bakımından geçerliliği ve bağlayıcılığı, bu kurumun en tartışmalı ve teknik yönlerinden birini oluşturmaktadır. Bu sorunun çözümü, iradi taraf değişikliğinin hukuki niteliğine ilişkin kabul edilen teorilerle ve usul hukukunun iki temel direği olan usul ekonomisi ile hukuki dinlenilme hakkı arasındaki hassas dengenin kurulmasıyla yakından ilgilidir.
Taraf Usul İşlemlerinin Akıbeti
- İradi taraf değişikliğinden önce eski tarafın yapmış olduğu sulh, ikrar, feragat veya delillerin hasredilmesi gibi taraf usul işlemlerinin yeni taraf için bağlayıcılığı kısıtlıdır. Yeni taraf, kural olarak bu işlemlerle bağlı değildir ve kendisine yönelik iddia ve savunmaları serbestçe ileri sürebilme, yeni deliller sunabilme hakkına sahiptir. Örneğin, eski davalı tarafından ileri sürülmemiş olan yetki veya tahkim gibi ilk itirazların, yeni davalı tarafından taraf değişikliğinin kendisine tebliğinden itibaren süresi içinde ileri sürülebilmesi hukuki dinlenilme hakkının bir gereğidir. Ancak, usul ekonomisi ilkesi gereği, yeni taraf dilerse selefinin yapmış olduğu usul işlemlerini ve sunduğu delilleri benimseyerek yargılamanın mevcut aşamasından devam edilmesini kabul edebilir.
Mahkeme Usul İşlemlerinin Geçerliliği
- Mahkeme tarafından yapılan keşif, bilirkişi incelemesi veya tanık dinlenmesi gibi maddi gerçeğin tespitiyle ilgili işlemler, taraf değişikliğinden sonra da kural olarak geçerliliğini korur. Usul ekonomisi ilkesi, doğruluğu mahkemece denetlenmiş olan bu tür tespitlerin, sırf taraf değiştiği için yok sayılarak en baştan tekrarlanmamasını gerektirir. Yine de, yeni tarafın bu işlemlere karşı itiraz etme, bilirkişi raporuna beyanda bulunma veya tanıklara soru sorma hakları saklı tutulmalı; mahkemece bu işlemlerin sonucunun yeni taraf üzerinden yeniden değerlendirilmesi gerekip gerekmediği takdir edilmelidir. Özetle, iradi taraf değişikliğinde yargılamanın sürekliliği ve hızı (usul ekonomisi) ile yeni dâhil olan kişinin adil yargılanma hakkı arasında adil bir denge kurulması mahkemenin temel ödevidir.
Maddi Hukuka İlişkin Sonuçlar (Zamanaşımı ve Temerrüt)
- İradi taraf değişikliği, davanın açılmasıyla birlikte ortaya çıkan maddi hukuka ilişkin sonuçlar üzerinde de belirleyici bir etkiye sahiptir. Maddi hukuka ilişkin bu temel sonuçlar; zamanaşımının kesilmesi, hak düşürücü sürenin korunması ve borçlunun temerrüde düşürülmesidir. HMK m. 124 çerçevesinde kabul edilen karma görüş uyarınca, bu sonuçlar her bir taraf bakımından ayrı ayrı ve bağımsız olarak değerlendirilir.
Davadan Ayrılan (Eski) Taraf Bakımından Sonuçlar
- İradi taraf değişikliği talebinin kabulü ile davanın tarafı olmaktan çıkarılan eski davacı veya davalı bakımından, bu işlem hukuki niteliği itibarıyla davanın geri alınması sonucunu doğurur. Davadan ayrılan taraf bakımından dava hiç açılmamış sayılacağından, davanın açılmasıyla meydana gelen maddi hukuk sonuçları kendiliğinden ortadan kalkar.
Eski taraf bakımından davanın açılmasıyla kesilen zamanaşımı hiç kesilmemiş, korunan hak düşürücü süre ise hiç korunmamış sayılır. Dava açılmasıyla oluşan temerrüt hali, davadan ayrılan eski taraf bakımından geçmişe etkili olarak son bulur.
Davaya Yeni Dâhil Olan Taraf Bakımından Sonuçlar
- Yargılamaya yeni dâhil olan taraf için bu süreç, maddi hukuk bakımından yeni bir dava niteliğindedir. Bu nedenle, davanın açılmasının maddi hukuk sonuçları yeni taraf için davanın ilk açıldığı tarihte değil, taraf değişikliğinin gerçekleştiği anda doğar.
Yeni davacı bakımından zamanaşımının kesilmesi ve sürelerin korunması, davanın ilk açıldığı tarihe götürülemez. Bu sonuçlar, yeni davacının davaya katılma iradesini bildirdiği veya rızasının oluştuğu tarihten itibaren hüküm ifade etmeye başlar.
Yeni davalı bakımından maddi hukuk sonuçları, taraf değişikliğinin yapıldığı veya işlemin kendisine tebliğ edildiği tarihte doğar. Dolayısıyla, yeni davalının temerrüde düşmesi veya zamanaşımının kesilmesi bu andan itibaren hesaplanır.
Sonuç olarak, iradi taraf değişikliği mülga HUMK dönemindeki dava değişikliği teorisinin aksine, yeni tarafa geçmişe etkili maddi hukuk avantajları sağlamaz. Yargılama, yeni taraflar arasında uyuşmazlığın devralındığı andaki hukuki statüye göre şekillenir ve sürelerin hesaplanmasında bu ayrım esas alınır.
Yargılama Giderleri ve Vekalet Ücreti
- İradî taraf değişikliğinin usul hukuku bakımından en kritik ve uygulamada sıklıkla duraksamalara yol açan sonuçlarından biri, yargılama giderleri ve bu giderlerin ayrılmaz bir parçası olan vekâlet ücretinin akıbetidir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesi çerçevesinde gerçekleştirilen taraf değişikliği işlemi; yargılama harçlarının, masrafların ve yargılama gideri niteliğindeki vekâlet ücretinin kimin üzerinde bırakılacağı, bu giderlerin hangi taraflar arasında paylaştırılacağı ve hüküm altına alınma zamanı gibi hususları beraberinde getirmektedir.
Genel kural uyarınca yargılama giderleri, davanın sonunda haksız çıkan, yani aleyhine hüküm verilen tarafa yüklenmektedir. Ancak iradi taraf değişikliği, teknik anlamda davanın geri alınması ve yeni bir davanın ikamesi niteliğinde değerlendirildiğinden, giderlerden sorumluluk noktasında da bu ikili yapının özelliklerini taşımaktadır. Bu kapsamda, davanın tarafı olmaktan çıkarılan eski taraf ile davaya yeni dâhil olan süjenin durumunun, usul ekonomisi ve hakkaniyet ilkeleri ışığında ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir.
Kanun koyucu, HMK m. 124/4 hükmü ile iradi taraf değişikliğinde yargılama giderlerine ilişkin özel bir düzenleme getirerek, hâkimin davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına kendi hâl ve davranışıyla sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmedeceğini açıkça düzenlemiştir. Söz konusu düzenlemenin amacı, uyuşmazlığın yanlış tarafa yöneltilmesi nedeniyle yargılama sürecine dâhil olan ve bu süreçte emek ve masraf harcamak zorunda kalan kişilerin mağduriyetini önlemektir. Öte yandan, yargılama giderlerine dâhil olan vekâlet ücreti bakımından da, davanın tarafı olmaktan çıkarılan kişinin bir vekil ile temsil edilmesi durumunda, bu gider kaleminin de aynı prensipler çerçevesinde hüküm altına alınması zorunluluğu bulunmaktadır.
Davacı Tarafta İradî Taraf Değişikliği Sonucunda Yargılama Giderlerinin Durumu
- Davacı değişikliği yapılan davada yargılama süreci, değişimden öncesi ve sonrası ile bir bütünlük arz eder. Bu bütünlük ilkesi gereği, davada taraf sıfatını sürdüren yeni davacı ve davalı bakımından yargılama giderlerine ilişkin karar, davanın sonunda verilecek olan nihai hükümle birlikte verilmelidir. Zira bu süjeler bakımından yargılama giderlerinin durumu, taraf değişikliği yapılmamış genel dava prosedüründen farklı bir özellik göstermez ve giderler kural olarak davada haksız çıkan tarafa yüklenir.
Ancak bu noktada sorun, kendi rızasıyla davanın tarafı olmaktan çıkarılan eski davacı bakımından yargılama giderlerine ne zaman ve ne şekilde hükmedileceğidir. Eski davacı davanın tarafı olmaktan çıkarıldığında, dava onun bakımından esasa ilişkin bir hüküm kurulmaksızın sona ermektedir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan, davanın tarafı olmaktan çıkarılan kişi lehine yargılama giderlerine hükmedileceğine dair düzenlemenin, sadece davalı değişikliği hallerinde değil, kıyasen davacı değişikliği durumunda da uygulanması gerektiği kabul edilmektedir. Bu bağlamda, eski davacı bakımından yargılama giderlerine hükmedilmesi için davanın esası hakkında nihai karar verilmesi beklenmemeli; taraf hangi anda davadan çıkarılmışsa, o an esas alınarak taraf değişikliğine ilişkin ara kararla birlikte yargılama giderleri hakkında karar verilmelidir.
Yargılama Harçları Bakımından Durum
- Davacı değişikliği yapılan davada harçların yalnızca bir defa tahsil edilmesi kuralı geçerlidir. Davacı değişikliği ara kararında, eski davacının davanın açılışı sırasında peşin olarak ödemiş olduğu harçların, davaya kendi rızasıyla dâhil olan yeni davacı tarafından eski davacıya ödenmesine karar verilmelidir. Zira yeni davacı talebini ayrı bir dava açarak ileri sürmüş olsaydı bu harçları zaten ödemek durumunda kalacaktı. Davanın sonunda yeni davacı lehine hüküm kurulması halinde, bu harçlar davalı tarafa yüklenecektir.
Yargılama Masrafları Bakımından Durum
- İradî davacı değişiminde masrafların paylaşımı, yararlılık esasına göre belirlenmelidir. Eski davacı tarafından yapılan ancak yeni davacı için bir yarar sağlamayan işlemlerin masrafları (örneğin eski davacının gerçek hak sahibi olmadığını ispata yönelik giderler) eski davacı üzerinde bırakılmalıdır. Buna karşılık, henüz harcanmamış gider avansı veya yeni davacının da davasında dayanak olarak kullanacağı keşif ve bilirkişi incelemesi gibi işlemler için önceden ödenmiş masrafların, taraf değişikliği ara kararı ile yeni davacı tarafından eski davacıya ödenmesine hükmedilmelidir.
Vekâlet Ücreti Bakımından Durum
- Vekâlet ücreti noktasında eski davacı lehine bir ücrete hükmedilmesi mümkün görülmemektedir. Davacı tarafın değişimine, eski davacının kendi sıfatını yanlış belirlemiş olması sebebiyet verdiği için eski davacı, kendi avukatının masraflarını bizzat üstlenmek zorundadır. Davanın sonunda ise, uyuşmazlık tek bir dava içinde karara bağlandığından, davayı kazanan taraf (davalı veya yeni davacı) lehine tek bir vekâlet ücretine hükmedilir. Ancak yeni davacının hiçbir hakkı olmadığını bildiği halde kötü niyetle davaya katıldığı saptanırsa, HMK m. 329 uyarınca davalının vekili ile aralarında kararlaştırdığı vekâlet ücretinin tamamını veya bir kısmını ödemesine de hükmedilebilir.
Davalı Tarafta İradî Taraf Değişikliği Sonucunda Yargılama Giderlerinin Durumu
- Davalı tarafta gerçekleştirilen iradî taraf değişikliği, yargılama giderlerinden sorumluluk rejimi bakımından hem davanın tarafı olmaktan çıkarılan eski davalıyı hem de davada kalan davacı ve yeni davalıyı kapsayan bir süreçtir. Bu süreçte kural olarak yargılama giderleri, yargılama harçları, masraflar ve vekâlet ücreti kalemleri üzerinden değerlendirilmekte; söz konusu giderlerin paylaşımı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124/4, 326, 312 ve 327. maddeleri çerçevesinde şekillenmektedir.
Davanın Tarafı Olmaktan Çıkarılan Eski Davalı Bakımından Durum
- Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına kendi tutum ve davranışıyla sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmedilmesi bir yasal zorunluluktur. Bu hükmün uygulanabilmesi için davanın esası hakkında nihai bir karar verilmesinin beklenmesine gerek bulunmamaktadır. Eski davalı hangi aşamada davanın tarafı olmaktan çıkarılmışsa, o an esas alınarak verilecek bir ara karar ile davanın yanlış açılmasından kaynaklanan masrafların ve vekâlet ücretinin davacı tarafından ödenmesine hükmedilmelidir.
Yargılama Harçları Bakımından Durum
- İradî davalı değişimi yapılan davalarda, yargılama harçlarının yalnızca bir kez tahsil edileceği ilkesi geçerliliğini korur. Dava harçları davanın başında davacı tarafından ödendiği için, eski davalı lehine taraf değişikliği ara kararında herhangi bir harç iadesine hükmedilmez. Harçlara ilişkin nihai karar davanın sonunda verilecek olup, davanın yeni davalı aleyhine sonuçlanması durumunda harçlar yeni davalıya yüklenir. Ancak yeni davalı, değişikliğin ardından yapılan ilk duruşmada davayı kabul ederse ve davanın kendisine yöneltilmesine sebebiyet vermemişse, HMK m. 312/2 uyarınca yargılama harçlarından sorumlu tutulmaz.
Masraflar ve Vekâlet Ücreti Bakımından Durum
- Davalı değişimi sonrasında davanın esasına ilişkin yargılama devam ederken yapılan masraflar, davanın yanlış kişiye yöneltilmesi nedeniyle oluşan fazla masraflar dışında kalarak davanın sonunda haksız çıkan tarafa yüklenir. Eski davalıya özgü yapılmış ancak yeni davalı bakımından gereksiz hale gelmiş işlemlerin giderleri (örneğin eski davalıya göre yapılmış bilirkişi incelemesi) ise davacı üzerinde bırakılır.
Vekâlet ücreti açısından, eski davalının bir vekil ile temsil edilmesi durumunda, davacının yanlış kişiye husumet yöneltmesinden kaynaklanan bu özel gider kaleminin ara kararla davacıya yüklenmesi gerekir. Davanın sonunda ise, davacı ile yeni davalı arasındaki uyuşmazlığın nihai sonucuna göre vekâlet ücretine hükmedilir. Şayet eski ve yeni davalı aynı avukat tarafından temsil ediliyorsa, yargılama bir bütün teşkil ettiği için bu avukat lehine tek bir kanuni vekâlet ücretine hükmedilmesi doktrinde kabul edilen genel bir yaklaşımdır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İSTİNAF KANUN YOLUNDA İRADİ TARAF DEĞİŞİKLİĞİ
- İradi taraf değişikliği kurumunun istinaf aşamasında uygulanabilirliği, doktrinde farklı yaklaşımlarla ele alınan ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) çerçevesinde tartışılan bir konudur. Bu konudaki temel görüş ayrılığı, taraf değişikliğinin hukuki niteliği ile istinaf aşamasındaki yargılama yasakları arasındaki ilişkiden kaynaklanmaktadır.
Genel Olarak Uygulanabilirlik Sorunu ve HMK m. 357 Engeli
- İradi taraf değişikliğinin istinaf aşamasında mümkün olmadığını savunan Akkaya, bu işlemin hukuki niteliği itibarıyla mevcut davanın geri alınması ve yeni bir davanın ikamesi anlamına geldiğini belirtmektedir. Yazara göre, HMK m. 357 uyarınca bölge adliye mahkemelerinde yeni bir dava açılması, karşı dava ikamesi veya davaya müdahale talebinde bulunulması yasaktır. Dolayısıyla, iradi taraf değişikliği yoluyla davaya yeni bir tarafın dâhil edilmesi, yeni bir dava ilişkisi kuracağından, istinaf aşamasındaki bu yasal engellere takılmaktadır. Ayrıca Akkaya, bu aşamada yapılacak bir değişikliğin, davaya yeni katılan tarafı ilk derece yargılamasından mahrum bırakarak hukuki dinlenilme hakkını zedeleyebileceğine dikkat çekmektedir.
Buna karşın Taş Korkmaz, HMK m. 124 hükmünde taraf değişikliği için herhangi bir zaman sınırlaması öngörülmediğini vurgulamaktadır. Yazara göre, ilk derece mahkemesindeki yargılamada olduğu gibi, istinaf aşamasında da taraf değişikliğinde hukuki yarar bulunabilir. Ancak bu imkânın kullanılabilmesi için istinaf başvurusunun haklı bulunması ve bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak işin esasına girmiş olması şarttır.
İstinaf Aşamasında İradi Değişim Şartları ve Tarafların Rızası
- İstinaf aşamasında taraf değişikliğine izin veren görüş çerçevesinde, rıza mekanizması ilk derece yargılamasından daha geniş bir kapsamda değerlendirilmektedir. Taş Korkmaz, istinaf aşamasındaki davacı ve davalı değişiminde tüm tarafların rızasının aranması gerektiğini savunmaktadır.
İstinaf aşamasında davacı tarafın değişmesi için mevcut davacının talebi, yeni davacının katılım iradesi ve davalının açık rızası birlikte aranmalıdır. Davalı, tarafın değişmesiyle bir derecedeki savunma hakkını kaybedebileceğinden, değişikliğe rıza göstermeme hakkına sahiptir.
İlk derecedeki davalı değişiminde yeni davalının rızası aranmazken, istinaf aşamasında durum farklıdır. Taş Korkmaz, yeni davalının istinaf aşamasında rızası dışında davaya dâhil edilmesinin bir derece kaybına yol açacağını belirtmektedir. Bu nedenle, istinafta davalı değişimi ancak yeni davalının uyuşmazlığı devralmayı kabul etmesi durumunda mümkün olabilir.
Hâkimin İzniyle Taraf Değişikliği (m. 124/3-4)
- Tarafların açık rızasının bulunmadığı hallerde, HMK m. 124/3-4 kapsamındaki istisnaların istinaf aşamasında uygulanıp uygulanmayacağı bir diğer tartışma konusudur. Taş Korkmaz, temsilcide yanılma gibi kabul edilebilir bir yanılgının istinaf aşamasında fark edilmesi durumunda, hâkimin karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliğine izin verebileceğini kabul etmektedir. Ancak bu durumda, yeni tarafın rıza göstermemesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığı titizlikle incelenmelidir.
Öte yandan Akkaya, gerçek anlamda bir taraf değişikliği teşkil etmeyen ve tarafın kimliğinde bir farklılık yaratmayan tarafta düzeltme (maddi hataların giderilmesi) işleminin hem istinaf hem de temyiz aşamasında nihai karar verilinceye kadar talep edilebileceği görüşündedir. Zira bu işlem taraf sıfatında bir değişikliğe yol açmayıp, sadece yanlış tasvir edilen tarafın adlandırılmasındaki şekli hatayı gidermektedir.
Sonuç olarak; Akkaya’nın yaklaşımı HMK m. 357 engeli ve derece kaybı riski nedeniyle daha kısıtlayıcıyken, Taş Korkmaz usul ekonomisi ve HMK m. 124’ün zamansal sınırlama içermemesi gerekçesiyle, tüm ilgililerin rızası şartıyla istinafta taraf değişikliğinin mümkün olabileceği yönündedir.
İstinaf aşamasında iradi taraf değişikliği konusundaki bu iki farklı yaklaşım değerlendirildiğinde, Akkaya tarafından ileri sürülen kısıtlayıcı görüşün usul hukukunun temel prensipleriyle daha uyumlu olduğu kanaatindeyiz. Zira HMK m. 357’nin getirdiği yasaklar, istinaf aşamasında bulunan dosyanın mahiyeti gereği yeni bir hukuki ilişkinin kurulmasına açıkça engel teşkil etmektedir. Ayrıca, bu aşamada yapılacak bir taraf değişikliği, yeni dâhil olan tarafı ilk derece yargılamasının sağladığı güvencelerden mahrum bırakarak yargılanma hakkını ve hukuki dinlenilme hakkını zedeleyebilecek niteliktedir.
TEMYİZ KANUN YOLUNDA İRADİ TARAF DEĞİŞİKLİĞİ DURUMU
- İradi taraf değişikliği kurumunun kanun yolu aşamalarındaki uygulanabilirliği değerlendirildiğinde, temyiz aşamasının istinaf aşamasından daha kısıtlayıcı bir hukuki rejime tabi olduğu görülmektedir. Doktrinde ve yerleşik yargı uygulamasında kabul edilen genel kural uyarınca, temyiz kanun yoluna başvuru süreci içerisinde veya Yargıtay incelemesi sırasında iradi taraf değişikliği yapılması mümkün değildir.
Temyiz aşamasında taraf değişikliğine izin verilmemesinin en temel dayanağı, bu aşamanın niteliği itibarıyla maddi vakıa incelemesi yapılan bir yargılama safhası değil, bir hukuki denetim aşaması olmasıdır. Temyiz mercii olan Yargıtay, alt derece mahkemeleri tarafından verilmiş ve kesinleşmemiş kararların hukuka uygun olup olmadığını denetlemekle görevlidir. Bu aşamada tahkikat işlemlerinin yapılması veya yeni delil toplanması yasal olarak mümkün olmadığından, taraf değişikliği sonucu doğacak yeni hukuki durumun incelenmesi temyiz davasının kapsamı dışındadır.
Ayrıca, temyiz aşamasında bir taraf değişikliği talebi ileri sürüldüğünde, mahkemenin önünde yeni tarafın iddia veya savunmalarına ilişkin kontrol edebileceği bir alt derece mahkemesi kararı bulunmayacaktır. Temyiz incelemesinin konusu, davanın mevcut tarafları arasında verilen hükmün denetlenmesidir. Temyiz kanun yolunda iradi taraf değişikliğinin kabul edilmemesinin bir diğer önemli nedeni, bu safhada tarafların yeni olaylar ve vakıalar ileri sürmesinin yasak olmasıdır. Taraf değişikliği işlemi, doğası gereği yeni bir kişinin uyuşmazlığa dâhil olmasını ve uyuşmazlığın maddi vakıalarının bu yeni tarafa göre yeniden şekillendirilmesini gerektirir.
Örneğin, sözleşmeden doğan bir alacak davasında gerçek hak sahibinin bir başkası olduğunun ancak temyiz aşamasında anlaşılması durumunda, taraf değişikliği talebi Yargıtay önünde caiz olmayan yeni bir talebin ileri sürülmesi anlamına gelecektir. Bu tür durumlarda, uyuşmazlığın temyiz aşamasında zorlanarak çözülmeye çalışılması yerine, hak arama hürriyeti kapsamında yeni bir davanın açılması hukuk ekonomisi ve adil yargılanma ilkelerine daha uygun bir çözüm yolu olarak görülmektedir. Sonuç itibarıyla, iradi taraf değişikliği davanın başında taraf sıfatında düşülen yanılgıların giderilmesi amacına hizmet ettiğinden, sadece hukuki uygunluk denetimi yapan temyiz aşamasında uygulama alanı bulamaz.
KANUN YOLLARINDA TARAFTA DÜZELTME (MADDİ HATA) YAPILABİLMESİ
- Hukuk yargılamasında kural olarak istinaf ve temyiz aşamalarında iradi taraf değişikliği yapılmasına izin verilmezken, tarafta düzeltme işlemi bu yasakların dışında tutulan bir istisnadır. Tarafta düzeltme (düzenleme), davanın süjesinin kimliğinde esaslı bir değişiklik yaratmayan, sadece tarafın adlandırılmasında veya kimlik bilgilerinde yapılan açık yazım ve hesap hatalarının giderilmesidir.
Taraf Değişikliği ile Tarafta Düzeltme Arasındaki Farkın Kanun Yollarındaki Önemi
- İradi taraf değişikliği ile tarafta düzeltme arasındaki temel ayrım ölçütü, yapılan işlem sonucunda davanın taraflarının aynı kalıp kalmadığıdır. Şayet yapılan düzeltme sonucunda yargılamaya tamamen yeni bir üçüncü kişi dâhil ediliyorsa bu durum bir taraf değişikliğidir ve kanun yollarında kısıtlamalara tabidir. Buna karşılık, taraf sıfatı doğru belirlenmiş ancak dilekçede yanlış betimlenmişse (örneğin “Ahmet” yerine “Ahmed” yazılması veya tüzel kişinin unvanındaki basit hatalar), bu durum maddi hata kapsamında değerlendirilerek düzeltilebilir. Tarafın düzeltilmesi davanın taraf ehliyetine yönelik bir itiraz içermediğinden, kanun yolu aşamasında da uygulanması mümkündür.
Kanun Yollarında Maddi Hataların Düzeltilmesi Usulü
- Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 183. maddesi, dava dosyasındaki belgelerdeki açık yazı ve hesap hatalarının karar verilinceye kadar her zaman düzeltilebileceğini öngörmektedir. Bu bağlamda, kanun yolu mercileri olan Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay nezdindeki süreçlerde de tarafta düzeltme şu şekilde gerçekleştirilebilir:
Bölge adliye mahkemesinde yürütülen inceleme kapsamında, ilk derece mahkemesinin nihai kararı verilmiş olsa dahi, tarafın adlandırılmasındaki maddi hataların giderilmesi usul ekonomisine hizmet eder.
Yargıtay, temyiz incelemesi sırasında tarafların kimlik bilgilerinde veya isimlerinde açık ifade yanlışlıkları tespit ederse, alt derece mahkemesinin kararını bozmak yerine “düzelterek onama” yetkisini kullanabilir. Ayrıca, hüküm verildikten sonra dahi HMK m. 304 uyarınca hükümdeki yazı hataları, icra tamamlanıncaya kadar her zaman tarafların talebiyle veya re’sen mahkemece düzeltilebilir.
Özetle; iradi taraf değişikliği temyiz aşamasında mümkün değilken, maddi hataya dayalı tarafta düzeltme işlemi, yargılamanın her aşamasında ve tüm kanun yollarında gerçekleştirilebilen, davanın gerçek taraflarıyla yürütülmesini sağlayan bir usul hukuku aracıdır.
SONUÇ
Medeni usul hukukunda taraf teşkilinin doğru bir şekilde sağlanması, uyuşmazlığın esası hakkında sağlıklı bir karar verilebilmesi ve mahkeme hükmünün maddi anlamda kesin hüküm teşkil ederek icra kabiliyeti kazanması bakımından öneme sahiptir. Türk hukukunda benimsenen şekli taraf teorisi uyarınca, davanın tarafları dava dilekçesindeki beyanlar çerçevesinde belirlenmekte ve bu belirleme usuli ilişkinin sübjektif sınırlarını çizmektedir. Mülga 1086 sayılı HUMK döneminde, tarafların belirlenmesinde düşülen hataların giderilmesi noktasında Yargıtay’ın sergilediği katı tutum, hak arama hürriyetini kısıtlayarak pek çok davanın usulden reddine yol açmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesi ile usul sistemimize dâhil edilen iradi taraf değişikliği kurumu, bu şekilci engelleri aşarak usul ekonomisi ilkesini ve etkin hukuki korunma hakkını ön plana çıkarmıştır.
Hukuki niteliği itibarıyla ne salt bir dava değişikliği ne de sadece davanın geri alınması olan bu müessese, usul hukukunun amaçlarına hizmet eden kendine özgü bir yapıya sahiptir. Doktrinde ağırlık kazanan karma görüş uyarınca iradi taraf değişikliği, eski taraf bakımından davanın geri alınması, yeni taraf bakımından ise yeni bir dava ilişkisinin tesisi hükmündedir. HMK m. 124 hükmü, silahların eşitliği ilkesinin ve uyuşmazlığın gerçek ilgilileri arasında görülmesi gerekliliğinin doğal bir sonucu olarak, yalnızca davalı tarafta değil, davacı tarafta da taraf değişikliğine imkân tanımaktadır. Kurumun işleyişinde ana kural karşı tarafın açık rızası olsa da kanun koyucu; maddi hata, dürüstlük kuralına uygunluk ve kabul edilebilir yanılgı gibi hallerde hâkime geniş bir takdir yetkisi tanıyarak yargılamanın rızaya dayalı kilitlenmesini engellemiştir.
Taraf değişikliği gerçekleştiğinde yargılama kesintiye uğramaz; ancak yeni taraf kural olarak önceki tarafın işlemlerine mutlak bir halefiyetle bağlı kılınamaz. Maddi gerçeğin tespitine yönelik keşif ve bilirkişi incelemesi gibi mahkeme işlemleri geçerliliğini korurken, yeni tarafa savunma haklarını ileri sürme imkânı tanınması hukuki dinlenilme hakkının zorunlu bir gereğidir. Sonuç olarak iradi taraf değişikliği kurumu, davanın başında taraf sıfatında düşülen yanılgıların yargılamayı çıkmaza sokmadan giderilmesini sağlamaktadır.
KAYNAKÇA
AKKAYA, Tolga, “Medeni Usul Hukukunda İradi Taraf Değişikliği (HMK m. 124)”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Özel Sayı 2014, s. 897-941
BÖRÜ, Levent, “Tarafta İradi Değişim”, Prof. Dr. Ejder Yılmaz’a Armağan, Cilt I, Ankara, Yetkin Yayınları, 2014
KARAASLAN, Varol, “Davalı Tarafta Meydana Gelen İradi Taraf Değişikliği Konusundaki Yargıtay Kararlarının Değerlendirilmesi”, Prof. Dr. Ejder Yılmaz’a Armağan, Cilt II, Ankara, Yetkin Yayınları, 2014
KIRTILOĞLU, Serhat, “İradi Taraf Değişikliği ve İradi Taraf Değişikliğinin Sonuçları”, Prof. Dr. Ejder Yılmaz’a Armağan, Cilt II, Ankara, Yetkin Yayınları, 2014
KURU, Baki, AYDIN, Burak, Medeni Usul Hukuku El Kitabı, Cilt I, 2.Bası, Ankara, Yetkin Yayınları, 2021
PEKCANITEZ Hakan/TAŞ KORKMAZ Hülya, Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, 15. Bası, İstanbul 2017
PEKCANITEZ, Hakan, ATALAY, Oğuz, ÖZEKES, Muhammet, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 5. Bası, İstanbul, Vedat Kitapçılık, 2017
TAŞ KORKMAZ, Hülya, “Davacı Tarafta İradî Taraf Değişikliği Yapılması ve Bu Konuya Yargıtay’ın Bakış Açısının Değerlendirilmesi”, Fasikül, Sayı 100, Mart 2018, s. 117-137
TAŞ KORKMAZ, Hülya, Medeni Usul Hukukunda İradi Taraf Değişikliği, Ankara, Yetkin Yayınları, 2014
Elektronik Kaynaklar:
Legalbank
Lexpera
